• Merhabalar bugün son zamanlarda izlemeyi çokça ertelediğim bir filmden bahsetmek istiyorum. Emine Yıldırım’ın yazıp yönettiği ilk gösterimini 2024’te yapan güncelde ise MUBİ’de izleyebileceğiniz biraz mistik biraz dramatik bir film Gündüz Apollon Gece Athena. Doğruyu söylemek gerekirse film hakkında beklentilerim mitoloji sevdamı da göz önünde bulundurursak epey yüksekti.Beni filmde nelerin hayal kırıklığına uğrattığını da ilerleyen satırlarda ele alacağım.

    Film yetim olarak büyümüş Defne’nin hayali varlıklarla iletişime geçmesi ve bu iletişimin izlerinden yola çıkarak annesini aramasını konu alıyor.Film Antalya’nın Manavgat ilçesinde Side antik kentinde geçiyor. Filmdeki hayali varlıklar zamanında ölmüş ancak arafta kalmış ruhlardan oluşuyor.Filmin adında yer alan Apollon ışık ,kehanet ve lir/müziğin tanrısıyken Athena bilgeliğin ve savaşın tanrıçasıdır.Zeus’un birbiriyle kıyasıya mücadele içinde olan bu iki çocuğu bilgi ve vicdanın yüzyıllardır bitmemiş çatışmasını metaforik olarak konu alıyor.

    Filmi yüzeysel bir gözle izlediğimizde fazlasıyla sığ bulabilecekken derinlemesine bir dalış yaptığımızda kişisel hayatın arkeolojik kazısını yapıyor gibi hissedebiliriz.Çok katmanlı bir anlatının bu denli basit gösterimi filmi izlerken izleyiciyi yormayan bir yapıda da oluyor.Birer birer karakter incelemesi yapmak ve aralarındaki bağları yüksek perdeden çözümlemek arzusundayım.Burada uzun uzun mitolojk unsurları ayrıntılı anlatmayacağım ya da filmi çok açık ederek sözcüklere dökmeyeceğim.Kendimce gördüğüm fark ettiğim unsurları yazıya dökmek istiyorum.Karakterlerin hepsini biraz da bağlamdan çıkararak satranç tahtasındaki taşlara benzeterek metaforik düzeyde yorumlama gayesindeyim.Umarım dilediğim gibi bir sonuç elde ederim.Sevgili okuyucular bu satırları okurken umarım benim de hem filmi izlerken aldığım hem de beynimde çakan şimşeklerden aldığım keyif kadar keyif alabilirsiniz.

    Hüseyin,Defne

    “Denize dönmek istiyorum,mavi aynasında suların boy verip görünmek istiyorum,denize dönmek istiyorum,denize dönmek istiyorum.”

    Hüseyin isminin sözcük anlamı küçük hoş sevgili anlamını taşıyor.Filmin giriş sahnesinde uzaklara dalan defnenin ardında ona musallat olmuş ilk ruhtu Hüseyin.Ve defne Hüseyin’i ait olduğu yere aslında mezarlığa ilk başta zaten bırakmıştı.İnsanın ilk aşkı da böyle değil midir ideal hoşluk gerçeklikle tanışınca ölmez mi?Çocukluk aşklarımız hep olduğu yere çocukluğun anılarına dönmez mi?Defnenin ardında bıraktığı namıdiğer Apollon’u ,ışığı,güzelliği,içsel şarkısı belki de taa çocuklukta kalmıştı ki o hikayenin diğer kahramanı annesini yani ilkel ışığını bulmak için Hüseyin’e tutunarak buraya kadar gelmişti. Side’ye Apollon’un ve Athena’nın tapınağına kadar. İnsan bir şarkı tutturur çocuklukta da o şarkının ritmi boyunca alışkanlıklar kurarmış.Kimi zaman öğretilirmiş bu ritimler kimi zamansa keşfedilir.

    Hüseyin’i ait olduğu yere bıraktıktan sonra yoldan yorgun gelmiş Defne Neptün Oteli’ne belki de fark etmeden ait olduğu yere yani bilinmezliğin düzensizliğin içindeki düzenin kalbine konaklamaya gider.Neptün astrolojide idealleri ve yanılsamalrı aynı zamanda tanrısallığımızın keşfini öğretirken bize Defne otele geldiğinde sorar. “ Pardon bakar mısınız?” Cevap alamayınca ve otelde kimseyi bulamayınca Defne ,sıradan insanların aksine izinsiz bir şekilde otelde konaklamayı seçer. Sınırların erimişliğinin en güzel ifadesiydi sanırım bu sahne.Asosyalliğin ve kimsesizliğin içerisinde Apollon’un kutsal ağacı Defne’sinin neptünyen formdaki karakterini burada net görebiliyoruz.Defne’den beklentilerimiz artık sıradan insanlardan bekleyeceklerimizle aynı olmayacağı çok aşikar.Defne’nin daha sonra resepsiyonda check in yaptığı sahnede anne ve baba adının Adem ve Havva olmasının otel sahibine ilginç ,komik ve sevimli  gelişinin ardındaki Defnenin yetimliğiyle ani yüzleşmesi ve devletin annesiz ve babasız çocuklara cennetin çocuklarının soyunu bahşetmesinin bir garipliği sarıyor sahneyi.Defne’nin otel sahibi kadının içerisinde buruk bir yeri tetiklemesi ve içindeki kurbanı hortlatması aynı zamanda içindeki zorbayı da gün yüzüne çıkartmasına vesile oluyor bu sahnede.Günlük hayatta tetiklenen travmalarımızın aksine bir yandan da sahip olduğumuz korkular içimizdeki korkuya verdiğimiz ilkel tepkileri de gün yüzüne çıkarıyor.Hatta bu sahnede otel sahibi kadın Defne’yi üzmüş olabilme halinin üzüntüsünden daha çok yaptığı gafın utancından dolayı daha sıkışmış pişman ve hatalı hissediyor.Bu sırada ortaya çıkan bir diğer ölü ruhsa Melih Düzenli’nin canlandırdığı zorba ve hoyrat bir karakter.Bu gafın ardından yaşayan eşine control3’e basmalısın seslenişiyse aslında tam bir vuruş noktası.Mükemmellik beklentimizin çatladığı anlarda ,kendimize bilinçdışı atadığımız rollerden çıktığımızda ,bilinmezliğin kapısını yanlışlıkla çaldığımızda neye tutunuyoruz?

    İçimizde devamlı kontrol etmemizi söyleyen yıkıcı ses gerçekten kontrol edebiliyor mu yoksa tıpkı otelin adından da yola çıkarak neptünyen bir yerden bize yanılsama mı oluşturuyor? Korkuyla utançla sarıldığımız kaç kolyemiz var? Boynumuzu sarsın diye kaç kişiye iplerimizi benliğimizi öldürmek pahasına veriyoruz?

    Devam edelim..

    “Aspendos’ta hiç uyuyamadım Truva’da da aynısı olmuştu.Belli reglim geliyor……Hüseyin İstanbul’a gidip biraz soluklanalım diyor.Hangi ara biz olduysak?”

    Hüseyine sebepsiz öfke besleyen Defne Apollon heykeline neden güleryüzle bakıyordu?Hüseyin ve Apollon arasında bir idealin olgunlaşılmamış haline duyulan öfke mi yatıyordu yoksa?

    Defne’nin Side Antik Kenti’ni keşfe çıkarken içinden geçirdiği bu sözler ilk aşkın anısında insanın çıktığı yolculuğa atıf gibi geliyor bana Aşk bir bakıma birbirinin müzesinde gezmek olamaz mıydı?Biz insanlar Dünya’ya aşık olmuş ruhlar olamaz mıydık?

    Ve bir sonraki ruh Nazife

    Şuh kadın , ismiyle nasıl da tezat.Temizlikten bahseden bir isimle hayat kadını olarak ölen Nazife.En azından kızının onun hakkında biz izleyicilere hatırlattığı yegane bilgi tanesiydi bu. Kızını korumak pahasına eşini öldüren Nazife.Uyumlu bir karakterin belki de kendinden feda edebileceği en büyük şeydi bu.Kızını yaşatmak uğruna bedenini bir başka yerde bırakan Nazife.Üstelik Defne’yi de yarı yolda bırakan ve annesini gördüğünü söyleyerek onu kandıran Nazife.Defne’nin yani Apollon’un kutsalının ışığın,güzelliğin en yüce idealin gitmek istediği yol olan annelik hiç görülmemiş olan mıydı?

    İdeal kadına en büyük saldırı bir hayat kadınından mı geliyordu? Emine Yıldırım’ın incelikle dokuduğu bu film “halısı” o kadar takdire şayan ki ve film aslında kendi içinde pratik yaşam düzleminde o kadar uyandırıcı noktalara sahip ki ve bunu o denli saf bir şekilde gösteriyor ki filmi izlerken hafif bir imrenme çokça da gurur hissettim.)

    Devam ediyorum yine hoşuma giden bir sahneyle daha.Nazife söylediği yalanların ardından antik kentte bir banka oturur yanı başında kıyafetinden Romalı olduğunu anladığımız bir ruh daha.Beyaz elbisesi ve yeşil eşarbını okşamasyla hüzünlü bir şekilde yere bakan bu orta yaşlı adam bir eliyle Nazife’nin sırtını sıvazlar. Zenginlikle elde edilen kadınlık ne Nazife’yi mutlu eder ne de Romalıyı.Yüzyıllardır sömürüsü gerçekleşmiş kadınlık kimin icadıydı?

    Ve bir sonraki ruh , konuşmayı unutmuş beyaz elbisesiyle antik ruh.Merkür olabilir miydin? Ruhları kıyıdan derinliğe götüren? Film boyunca adını bilemediğimiz…

    Biraz zaman sonra otele geri dönüyoruz düşüncelere dalmış Defneyle ve bu sahnede artık otel sahibi kadının adını öğreniyoruz.Şeyda…Aşkından çılgına dönmüş kadın sözlük anlamına sahip.Oteldeki halıyı gösteriyor Defne’ye ve ardından soruyor “Sizce nasıl?Ben hiç sevmiyorum bu halıyı.Kaldırmalı mıyız?” Eşinden yadigar kalmış bu halı ne anlama geliyordu Şeyda için? Ya da Şeyda dışında daha genel bakacaksak halı kültürel motifler içeren geleneklerimizi simgeleyen bir unsur.Genelde bir hikaye ilmek ilmek dokunur halıya.Ağustosta halı desenleri tasarlayan bir arkadaşım olmuştu ve halılara farklı bir gözle bakmayı da onun sayesinde öğrenmiştim.İyi ki var kendisi şu an görüşmüyor olsak da.Ve halılar aslında psikolojide kader motifi dediğimiz şeylerin karşılığıdır.Bir eş bir anne bir baba ya da bir büyüğünüz size bazen bir miras bırakır ve bu miras maddi olmaktan daha büyük bir biçimde bir gen bir davranış mirasıdır aslında.

    Her an görünmez bir biçimde yanında olan o hayalet eş otel sahibimize mükemmellik beklentisini şekillendiren bir miras bırakmış olamaz mıydı bu halıyla?Ya da yönetmen bunu böyle görmemizi istiyor olabilir miydi? Defne hadi kaldıralım diyor ancak o halı hemen kalkmıyor.Bir kader motifini hemen terk edebilir mi insan? Çabucacık kurtulabilir mi geçmişinden,yüklerinden ve beklentilerinden?

    Ve ilerliyoruz sahneler arasında Defne sonunda aradığı ağacı buluyor Apollon’un kutsalını ,kendini..Ancak Hüseyin diye bağırmaya başlaması aşk denilen kavramın aslında bir başkasındaki kendimize atfettiğimiz bir şey olduğunu çok açıkça görmemize sebep oluyor.Görünmeyen bir yerden Emine Yıldırım aslında tabuları çokça yıkıyor.Ve bir zamanlar benim de hayatımda birisi vardı.O kişiye hissettiğim uçsuz bucaksız duyguların adını bilmiyordum.Ve bu hissi adlandıramamam gün sonunda o insanın adını sayıklamama sebep olmuştu. Ben yumuşaklığı severken onun adı sert bir suya yönlendiriyordu beni. Aşkın tezatlığı buradaydı.Sevdiğin şey değildi aşk ihtiyacın olan şeydi yalnızca.Ve Defne ilerleyen sahnede şu sözleri söylüyor. “ Biliyorum.Annem buradaydı.Yine gelecek.Gelmek zorunda.”

    Defne annesini hala ölü sanıyordu hatta arafta kalmış olabileceğini ve belki de bir umut kendini aradığını düşünüyor olmalıydı.Ağacı bulmasından sonra tekrar Apollon tapınağına gitmeyi seçen Defne’nin kendi idealini terk edişi ve ışığa yönelişi Merküryen kadını kendine çekmesine sebep olur…

    Film uzun ve katmanlar göründüğünden daha derinlikli buraya kadar okuduysanız ve filme dair içinizde bir şeyler uyandıysa ne mutlu.Ancak sözlerime daha derinlere inerek devam etmeyeceğim.Karakterlerin her birinin işlenişini duygularını ve Defne’nin aidiyet uğruna çıktığı yolculuğu büyük bir empatiyle izledim.Sanki her bir karakter kendi hayat hikayemin bir köşesinde duruyormuş gibi hissediyorum. Kadınlığın evrimi ve dünya içerisindeki çeşitli konumunu incelemek gözlemlemek beni kendiliğime daha çok yaklaştırıyor.Defne karakteri bana hayaletlerden korkmamayı ve korkularımla arkadaş olabilmeyi de öğretti. Ancak yaşayanların ve ölülerin dünyasının neden ayrı olması gerektiğini film boyunca konuşamasa da mezarından çıkan bir tabletle bize anlatmaya çalışan  Merkür hanım(bana göre çünkü bu Merkür hanımın bir ismi yok film boyunca) gözleri ileriyi ve de geçmişi görebilen izleyicilere Apollon gibi bir ışık tutuyor.

    Ve filmin sonu gariptir ki Hüseyin artık Apollon’un ideal dünyasında değil gecenin Athena’sında. “ Birini öldürdüm Defne yanlışlıkla oldu ama birini öldürdüm diyor.” Apollon’un Defne’sinden özür dilemesi ve Defne ağacının yapraklarını saygıyla eğmesi gibi. Hüseyin’in mezarı hiç bulunamıyor film boyunca nedendir diye sorarken biliyoruz ki aslında annesi ekranlarda bas bas bağırarak hala onu arıyor aslında onu hala yaşatıyor 😊

    Filmde her karakterle özdeşleşim kurabiliyor olmaktan kaynaklı mutluyum.Hem üzgün hem kırgın hem de sevgi dolu bir şekilde bitiriyorum filmi.Müzik seçimine Barış Diri’nin  Ramin’e bayılıyorum.

    Yazının başında bahsettiğim hayal kırıklığıysa filmin beni yormaması oldu.Basitti güzeldi keyif aldım ancak zamanı gelince unutacakmışım gibi hissettirmesi benim hayatımda belki de onu çok da değerli bir yere koyamayacak olmamdan ileri geliyor olabilir.Son iki yılımın garip yolculuğunda  Alanya’ya sürüklenmiş  birisi olarak her şey bu filmle bende çokça anlam kazandı umarım sizler bu değerli filmi izlersiniz ve Türkiye coğrafyasının bizlere sunduğu halılara daha farklı gözlerden bakabiliriz.

    Hüseyin’in şarkısıydı Deniz ancak yoldaşıydı Defne.İnsan aşka tek başına bakamazdı belki.Aşk bir insanda değildi belki de hiç var olmamıştı.Bakılan bir manzaraydı aşk ufka doğru.Ve ancak bir arkadaştan fazlası gerekirdi onun için.Hüseyin ve Defne farklı dünyaların insanları olarak nasıl aynı manzaraya bakabiliyordu?Bir acı vardı tanıdık.Yurtsuzluk ve aidiyiyetsizliğin yarattığı dostlukta ufka çizdiler aslında aşklarını.Kavuşmayı değil ikisi de kendiliğinde var olabilmeyi diledi.Hüseyin’in son sahnelere yakın birini öldürebildiğini keşfetmesi.Maneviden maddiyata geçebileceğini fark etmesi korkuttu.Halbuki Defne geçirdiği kazadan beri maddeden manaya yol almıştı bile.Sonu ufka bakarak biten bu film.Ufuktan da bize bakıyor aslında .)

    Hikaye Pini görüntüsü

    Geceleri haritalar çizen Athena’ya ve gündüzleri ışık peşinde koşan Apollon’a ve hikayede adı geçmese de Artemis’e de saygıyla!

    Not: Mutlaka dinle!

    Barış Diri-Denize Gidelim

    Barış Diri-Parlayanlar

  • Sanki Maskelerle bütünleşmiş benliğim de çıkarmaya çalışırken sahteliğimi sırtımdan kırmışım insanlığımı. Parçalanmış anılarımın sesine kulak vermek için sesler toplamaya başladımsa da bulunamazdı hiç ortaya çıkmamış kendiliğim. Bizzat red haliydi mevcudiyeti halim. İmkansızlıklara isyandır birikirken içimde bir bir ayrıldım sevgili imkanlarımdan. Olasılık düşürme oyunumun tekil şahsı benim dışımda kim olmalıydı ki görebilseydim kendimi.

    Bir önceki kendimi ettiğim şah matlı oyunların izi vardı kalbimde. Hayatı bir maraton gibi yaşamadan edemiyordum. Bilmenin en derin hazzı vardı içimde. Bir tutku.

    Ağdalı cümlelerin arasına sakladığım huzurumu dışsallaştırdığım kendilik barınağımda ne kadar ruha tanıklık ettiğimi itiraf etmeli miydim tam şimdi ? Gerçeklerin hayallerle sınırının bir niyet kadar uzak olduğu bir evrendeydim artık. Gülmenin ağlamayla eşdeğer olduğunu bildiğimden beri ise kayıtsızım şimdi bilmeye ve de bilinmeye. Yalnızca merak etmenin hazzı kaldıysa şimdi geriye? Ne yapmalı nereye gitmeliydi? Belki de yalnızca soru sormalıydı artık.Osho neşeden bahsederken neden bu kadar doğruydu mesela? Doğruları yıkıp bir yenisini inşa edemez miydik? Ya da Foucault iktidar ve yabancı devinimini anlatırken neden hep haklıydı? Bir sihirli değnek icadı üzerine yıllarını harcamış büyücüyü yolundan ne caydırırdı?.Yabancı hiç yabancı olmamış, Sisyphus o taşı hiç yuvarlamamış, Osho hiç üzülmemiş, O bana hiç denk düşmemiş ve ben hiç bu yola çıkmamış olsaydım ne olurdu? Bir ışık hüzmesini taşıdım şimdi göğe. Kondurdum kaderimi çağın ilerisine. Şimdi gitmek de kalmak da yolda olmak da olmamak da hatta Tahir olmak da ayıp değildi Zühre olmak da.

    [Zincirsizdi maalesef dünyam bağlayamazdı sevdiklerini ve sevemediklerini.Bağlamı yoktu ve bir role sığamazdım kabul etmiştim artık.]

    İnsan kendi kökünde gurbette hisseder miydi? Hatta bir bedende insan nasıl bu denli yabancı hissederdi? Disasiasyon demek güldürür artık beni. Bir başka olmakla bir ben olmak arasında bir yerlerdeydim. Gündüzleri rüya görür geceleri gerçeğe uyanmanın hüzünlü gözleri vardı bende. Kendimi bu kadar iyi tanımak kendimi sevmemekten alıkoyuyordu beni. Bir insanı gerçekten tanıyıp da nasıl sevemezdin ki? Sadece merak etmenin hazzı ve bilmemenin keyfi tutturdu bu cümleleri düşününce. Çünkü bazen de bilmekten bana neydi?

    Yaşamı bu denli canlı hissedip de nasıl şükür duyamazdın? Sorularımın cevapları karanlıkta kalanları işaret ediyordu. Bir mum da oraya yaktım geçmiş yıkımların anıtı olsun diye.

    Bir ritüel gibi yaşamak istedimse hangi olmalıydım? Hangi hayvanın postunu giysem kabul ederdi tabiat beni? Veyahut çıplak olsaydı ruhum saflığıyla yine de korur muydu vahşetin dünyası?

    İncinmemek ancak incitilebilir olduğumun farkındalığının bilgisi geçsin isterdim dünyaya. Ben demenin ötesinde duyulmamışlığımın yarası iyileştikten sonra hangi hedefe pür dikkat sevgiyle neşeyle gidebilecektim.

    Kırılgan insanlığın yaralarını gözyaşlarımı döktüğüm kalemlerimle iyileştirmek istedimse çok mu saftım?

    Saflık yontulabilir ve şekil değiştirebilir olmanın başka bir adıydı lügatımda. Çocukluğumda yuttuğum sözlüklerin kelimeleri dünyamı yeşerten miydi yoksa analizin sığlığında kalmak mı?

    Feda ettiğim sevgili yazarlar sevdiğim filmler , yönetmenler , kitaplar, yerdiğim komedyenler vardı geçmişte.Bir sonrakine geçmek için ardımda bıraktığım geçmiş.

    Projeksiyonların ardında gerçekten bir insan kalmış mıydı dünyada? Rollerin ve kimliklerin yemediği kaç gerçeklik kalmıştı? Bir hippi grubuyla kayboluşun hayali varsa zihnimde çok mu düzenbaz olurdum? Olmazdım ama sistemin hippileri olarak nasıl hayatta kalabilirdik diye sorarım kendi kendime.

    Veyahut karşıtıysam bu düzenlerin ve kabulüne geçtiysem oyunbozanlığımın hangi din teslimiyet diye beni içine hapsedebilirdi?

    İş yerinde verimlilik nesnesiyken hastanede vakayken , devlet ve bankaların istatiğiyken gerçekten insanlık neredeydi? Benim gibi olan insanların dostluğunun hayalini kurmuştum.

    Anlamsız sistemlerde var olmak istemiyorum diyen iç sesim yalnız değildi. Tükenmiş her ruhun acısı sanki bende hapsolmuştu. Konuşmak derdim oldu bu yüzden. Yazmak ve kusmak sözcükleri hobim oldu. Derdimi sevmeyi öğrenmeyi başarabilecek miyim acaba? İnsan derdini severse hala kusursuz bir benlik hayalinde yaşayabilecek miydi? Parçalanmış halimi de kabul edip büyütebilecek miydim?

    Zamanın sorgusu bugünlük burada son bulsun. Yarının umudu gözüne ışık olsun.

    🤍✨

    Not: playlistini sevindir okuyucu!

    Hümeyra-Korkirem

    Hümeyra-Merdiven

  • Göster bana diye başlayan her cümlenin sonunu dinlerken yok oluyorum.

    Zaten görseydi gözler seslenir miydi nesneye?

    Zaten göremeyecek olana göstermenin faydası neredeydi? Sesimi hangi savaşın kurbanına feda etmeliydim? Kim kazanacaktı yokluğun savaşında?

    Hiç hayal kurar mısın okuyucu? Peki ya çalındı mı hiç kurduğun hayallerin ,göğe tezahür ettirirken yakalandın mi hiç.? Olmamış kendiliğinin hayali ve hala sevmek o halini? Saklamak bir sevdayı en derininde ne zordu.

    Kendilik sevgisi ne çok katman ve kalıp istiyordu. Bulunan mıydı kendilik hayali, kurulan ideallik miydi yoksa? İnsan kendi olmak için çaba mı sarf etmeliydi yoksa pasif sevgiyle de kendilik olunan bir şey miydi?

    Ara sokaklarda grafiti yaparken polislerden kaçanlar değil miydi kendiliğini sevenler? Ulu orta yere düşüncesini atanlar veyahut duygularını sokak ortasında kahkahayla yaşayanlar. Birilerini rahatsız etme pahasına kendini seçenlerin sırrı neydi?

    Bir insanın kendisini kendi eliyle onaylaması için varlığını bizzat kendi teyitlemesi için kaç savaş daha vermeliydi ya da kimden izin istemeliydi?

    Bizler birbirimizden neler saklıyorduk , yarı çıplak insanlığımızın parçalanışının ardında neler yatıyordu? Bir DNA neden çekirdekte gizleniyordu? Kaç hücre feda edilmeliydi bir yaşam için ve ne zaman gelirdi dur komutu. Ölümden sonrası sevgili okuyucu aklını hiç kurcalamaz mı gerçekten?

    Bir yaşam bir insana nasıl yetebilirdi ki? Bir başkasının olmadığını kim söyleyebilirdi?

    Bu anlatıda sana yokluğun anatomisini çizmeyeceğim hatta söze döküp bile anlatmayacağım. Okültizmi ve kollarını dökmeyeceğim kucağına. Çünkü karanlıktan geçen her yolcu bilir ki bir karanlık bir başka karanlığa çok da benzemez. Bir boşluk bir diğer boşluğun aynı değildir. İnsan kendi boşluğunda özgürlük bulur.

    Rahatlama alanlarımızdır özgürlüklerimiz. Astrolojiyi incelediğinde özgürlüğü Kova burcu temasında okumanı söyleyecekler. Aslan-Boğa antisyalığını ve Kova-Akrep antisyalığını anlaman için özgürlüğü doğru tanımlaman gerekecek. Zihninin , duygularının ve bedeninin tüm boşluklarını ruhtan okumayı öğrenmelisin merakındaysan boşluğun anatomisinin. Soruları soruyorum ki çağrışımlarla gerçek bir bağ kurabilecek misin? Kendine bu soruları kaç kez sorunca değişebileceğini keşfedeceksin merak ediyorum.

    Çağ değişim çanlarını çalmaya başladı epeydir, bir curcunadır insanlarda cereyan eden şimdi. Güzel sırlar sakladıkça çiçeklerle süslenir bahçen boşluğunu kimin yükleriyle yüklendinse onlar oluşturdu damarlarını. Şimdi bir anda uzaklaşsan insanlardan kendiliğini merkeze alsan deliliğe rağmen gidebilecek misin bir sonraki kendine?

    Gitmek meseleydi de gittiğinde hoşnut olabilecek misin sonraki hallerinden? Hoşnut olmamaya rağmen kalmayı keşfedebilecek misin karanlık bir ormanda yolcu.

    Ve aşk çoktandır anlamını yitirdi boşlukta. Çünkü özle yüzleşmenin bir adım öncesidir aşk. Öze ulaşmamak için bir başkasındaki öze tutunmaktır aşk. Şimdi her şeye rağmen kendini mi değerli göreceksin yoksa aşkı mı?

    Boşluğun anatomisi ve sırların dünyasında her tanımı erittiğimizi bilmelisin okuyucu/yolu okuyan yolcu.

    Aşkı silip atmayı keşfedebilirsen ,dünyada en yüce ne kaldı şimdi geriye? Hangi tanımın mucidisin?

    Bulunduğun boşluktan zihnin bir ses ürettiğinde bulacaksın kendiliğini.

    Bilmiyorum diyor benimki. Kendimi bilememenin ve bilinmezliğin tanımını keşfediyorum.

    Bilgiye taptığım yıllarımı yakarcasına şimdi kendimi sevebilecek miyim?

    İlkelliğin bünyeme verdiği tiksinti hissi korkudan mı kaynak alıyor yoksa…? En başa yani hiç var olmamaya döndüğünde regrese olmuş tüm fonksiyonların yalnızca bir çağrıyla döner mi hayata? Bulacaksın cevabı.

    Bilinmezlikten doğacak olan şeydi bilgi. Ve yaratımı çalmıştı insanlık. Neyin yaratıcılığını üstlenmekti niyetin?

    Ne taptığın yanlıştı ne de onu yıkmaların. Dualitenin dünyası bu ,önceliklerin dinamik bir hassasiyeti mevcut. Şimdi böylesine yüzleşeceksen yaşamla, arayışın sonuna geldiğinde elinde bir sörf tahtan olmalı. Hayat okyanusunda dalgalar çok da masum olmayabilir…

    Not:

    Uzun süredir yoktum kendi köşemde , uzun zamandır yoktum derinliğimde. Aldım elime kahvemi yalnızlığın keyfindeyken yazıyorum sana bunları bir ufacık da şarkılar var dinlemeni dilediğim.

    Flört-Özledim 😌

    Birkan Nasuhoğlu- Biliyorum, geçer

    Ediz Aksay,Şenceylik-4 Boyutlu Ev

  • .

    Bilir misiniz bir kaybın ardını? Bir yokluğun bir yasın kapladığı alanı? Matematiğin hangi kolundan tutarsak doldurabiliriz bir yokluğun yerini?

    Bir varlık yalnızca maddeselliği ile mi vardır sorusu canlanır aklımda.Devamı gelir sonra.Zihnim cevabını da soruyu sorduğu anda cevaplar aslında. Varlık; o varlığın bir başkasının içindeki anlamların toplamının ve kendiliğinin içindeki anlamlarının toplamıyla örtüşmesinin verdiği bir kesişim kümesidir aslında. Olasılıkların yarattığı imgelerden ayrışmanın bir sonucudur sanki herkesçe var olmak. Herkesçe var olamayana var denilebilir mi gerçekten?

    Peki neden önemlidir kendilik ve var olmak?

    İnsan neden korkar kendi olmaktan ya da neden diler kendi olabilmeyi?

    Kendimizle alıp veremediğimiz nedir mesela?

    Soruların cevabı tam da içinde saklıdır . Kendi olmak bir başkası olmamaktır. Öz varlığı korumanın farklı bir anlatımıdır. Özgürlüğün ve de özgünlüğün kılıfıdır kendilik. Ve özgürce var olabilmek dileklerin en yücesidir bana göre. Ve özgürlüğün formülü var olabilmekte yatar bu yüzden. Birbirine dolaylı bir anlatımdır.

    O zaman insanın hissettiği yokluk ve yoksunluk hissettiği bağımlı durumlar bir kendilik kopuşudur da diyebilir miyiz?

    Bir anlama yüklenilen büyük hisler o anlam bizi terk ettiğinde ve o anlam artık ne gündelik yaşamımıza ne de ideal dünyamıza hizmet etmediğinde yani bir nevi o anlamın içi boşaldığında hissettiğimiz bu boşluk hissi varlıktan eksilmeyi de beraberinde getirir bize. Eksilmenin ve anlamın değerinin düşmesinin yani anlam hiyerarşisini ilk tattığımız andır yoklukla yüzleşmek.

    Bir kendiliğin bitişi “öz” zannettiğimiz bu zamana kadar işe yaramış bir personamızdan ayrılmak yasla yüzleşmemizin en ilkel biçimi olabilir. Bir özgürlükten ve bir kendilikten ayrılmak bir başka kendiliğini kucaklamayı gerektirir bizlere. Bunu yapamadığımızda ve o yas süreci bizlere ağır geldiğinde dış dünyada tutunmak için seçtiğimiz yollar, yeni kendiliğimizi de oluşturan şeyler oluyor. Örneğin küçükken en sevdiğimiz kupanın kırılıp bir anda yerle bir olması sonucunda hissettiğimiz duygular çok özgünken o minik yas süreciyle nasıl baş ettiğimiz bizim hayatta kayba verdiğimiz bakışın ilk tohumu gibi. Ve bu baş etme yöntemimizi belirleyense bize verilmiş içsel kaynakların çeşitliliği sonucu üretebildiklerimizdir.

    Yokluk nedir?Varlık nedir? Yokluk da varlık kadar hayat döngüsünün bir parçasıdır yalnızca.Bu yüzdendir ki anlamların her daim içi boşalacak ve zamanın getirdiği ihtiyaçlar değiştikçe biz insanların anlamlara bakışı da değişecektir. Aile,yuva,anne,baba,çocuk,vatan,bayrak,şarkılar,aşklar,dostluklar,arkadaşlıklar benlik parçalarımızın toprağa attığı tohumlardır yalnızca.

    Kadim bir anlama erişmek geleceğe sağlam adımlar atabilmeyi gerektirirdi, imajların kaotik dünyasının algıları bu denli yontmadığı dönemlerde. Ancak zamane dünyasında teknoloji ve hızlı bilgi çağında kadim olan;namıdiğer kalıcılık ve güven vaat eden anlamların içi inanılmaz bir hızda boşaldı. ve global genç nüfusun arayışı tüketime bu yüzden de evrildi bir bakıma. Geçici dünya geçici hazlar, bir kez yaşıyorsun, bugün varsın yarın yok, mottoları insanı olabildiğince sığlaştırıp gerçekliğin yeterliliğini sorgulattı.Bu yüzden tüketim kadar üretimin de arttığı modern dünya bir aldatmacadan ileri gidemez oldu.Önemli olan üretmek miydi yoksa kaliteli üretmek miydi? Dünyayı güvenilmez kılan belki de yeri dolan anlamların yerine daha iyilerini koyamamaktı.

    Peki aklımda tekrar bir soru canlanıyor.Eğitim,öğretimin ve akademinin insanlara katkısı yalnızca “çalışan modern insan” ya da “iş gücü sahibi” üretmek miydi?Yoksa bilinçli birer vatandaş var etmek mi? Şimdi başta kafamı kurcalayan soruları tekrar masaya yatırıyorum.Var olmak ve varlığa yüklenen anlam. Devletlerin ve beraberinde toplumun insana yüklediği var olma anlamı halen işe yarar olabilmekte yatıyor.Topluma katkısı olan insanın değer katsayısını arttıran bir sistem içerisinde var olmak insanlığa tapınmayı öneren bir içerim .En azından ben böyle düşünüyorum 🙂 . Çünkü bu görüş kültürlerin değişmesine bağlı olarak toplumun bakışına göre insana ve işe yarar birey olmaya farklı anlamlar yüklüyor. Bir kentte hatta bir ülkede basitliğiyle var olabilen bir insan bir başka kent veya ülkede kompleksliği ile bile var olamayabiliyor. Bu durumların insana yüklediği psikolojik yıpranma süreçlerini irdelediğinizde bu bakışın sürdürülebilir olamayışı gelecekte işçi sınıfının varlığıyla ilgili bir sorguya düşürüyor beni.

    Distopik evren kurgularını okuyanlar ya da post apokaliptik bilimkurgu filmlerini izleyenler bahsetmek istediğim güvensizlik ve sınıfsallık,yoksulluk ve varlık arasındaki çatışmanın dışavurumunu daha iyi anlayacaktır.

    Buradan gelmek istediğim sonuçsa aslında tam olarak şu olacak. Toplumdan nispeten ayrı bir kendilik inşaası ve değerler inşaası, insanın kendi varoluşunun eşsizliğinin temel alındığı bir düzlemde daha gerçekçi ve daha özgür bir var olma biçimi sunuyor. Ve özgürlük yeterli kaynaklara ulaşabilme becerisini de beraberinde getiriyor. Peki Türkiye gibi mahalle baskısı ,anne/baba korkusuyla ,hükümet korkusuyla bastırılmış ilkel tepkilerimizi sürekli tetikleyen sistemler içerisinde kalan devletlerin çocukları bu gerçekliği nasıl özgürce yaşayabilir? Ne kadar gerçekçidir Türkiye gibi bir ülkede ideallerinle var olabilmek.Korkusuzca konuşmak,giyinmek,gülmek,kurumlar içerisinde “ben” diyebilmenin pahası ne olur?

    Bizim ülkemizde insanın kendi olabilmesi pahalıdır.

    O yüzdendir ki birçok ruh haliyle var olabilen düşen ve kalkan ve tekrar deneyen insanlar başarılı olursa değerli ve özgün başarısız olursa da aptal olarak nitelendirilir.Düşünürün fazla olduğu icraatin az olduğu bir ülke olmamız bir utanç malzemesi olmaktan çok kollektif bir tükenmişliğin yitirilen umutların ve de yanlış inançların bir sonucudur yalnızca.

    Umarım hem kendi adıma hem de benzer zorlantılardan geçtiğimizi bildiğim tanışıklıklarım adına güzel özgür yarınlara uzanabilir ve oraları bir arada kurabiliriz.Utanç dolu seslerin acı geçmişlerine rağmen bilginin ışık tuttuğu yarının karanlığına umut dolu bakıyorum çünkü . Var olabilmenin bir savaş olmadığı bir barış olduğunun anlaşılacağı günün gerçekliğine uyanmak dileğiyle.

    Hoşçakalın!

    Not:

    Biraz da Dolu Kadehi Ters Tutalım ne de olsa yukarıda ne varsa aşağıda da o vardı!

    -Dolu Kadehi Ters Tut/Anamız Babamız Yok Deriz

    -Yeni Türkü/Fırtına

    -Mazhar Alanson/Benim Hala Umudum Var

  • 24.11.25✨

    Sanki yalnızca saklambaç oynamak için gelmiştik bu dünyaya.Duvarların ardına değil de yüzlerimizin ardına; kimliklerimizin ardına saklanmıştık. Suçlu muyduk ,suçsuz muyduk bilmiyorum ama en iyi saklanan oyunu kazanamıyordu her zaman. Zamanı gelince ortaya çıkması ve ebeden önce söbelemesi gerekiyordu.

    Bu oyunu kim kurmuş, bize bu oyunu kim anlatmıştı?

    Nerede görmüştük veya duymuştuk?

    Arkadaşlarla birbirimize bağlanmak için

    bir var bir yok olan annelerin ve babaların/ataların ve anaların taklidini ne de iyi yapmıştık. Hızlı koşanın ,gözü açık olanın , oyunu birçok kere oynamış olmanın verdiği pratiklikle ,sabretmenin ve de alanını çok çabuk terk etmemenin verdiği bir galibiyet vardı.

    Yemek aramaya ormana çıkan ebeveynlerimizi bekler; kimi zaman mutlulukla karşılaşır, kimi zaman hüzünle karşılaşırdık geçmiş yaşamlarda

    kimi zamansa kayıplar verirdik.

    Büyüdük ve kuralını koyduğumuz oyunlarda oyunbozanları olduk. Her şey geliştirmek içindi yalnızca oyunu. Daha çok zevk almak için daha çok ayrıntı koymalıydık. Kim kazanacaktı bu sefer?

    Hangi ebeveynin maskesi iyiyse onu taklit etti küçük. Alice artık 1cm olmak yerine büyüyebilirdi istediği kadar. Kazanmayı keşfetmişti. Ancak kazanmanın bir lanet olduğunu ,seçeneklerin varlığının bir aldatmaca olduğunu yalnızca tekrar küçülünce anlayacaktı.

    Alice oyundan sıkıldı. Saklambaç sıkıcıydı. Kural koyucu olmanın ve de oyunu icat etmeyi tekrar keşfetti. Bu sefer avlanmıyordu bu sefer yalnızca deniyordu.

    Bu oyunda kazanmak yoktu kaybetmekse anlamsızdı. Bir amacı olmayan bir oyunda ne kadar ileri gidebilirdi oğul ve kız ?

    Satrancı keşfedecekler ısrarla iyilik ve kötülük diye ayrılacaklar bir zamanlar birlikte aynı oyunun içinde olduklarını unutacaklardı.

    Olay hızlı olmaktaydı. Kim daha hızlıydı?

    Aslında soru hep ama hep yanlış olandı?

    Kim neyi istiyor ve ne kadar istiyordu?

    Ve bu oyun için ne bedeller ödeyebilirdi.

    Hoşgeldin ilahilerin masasına ve hoşçakalsın kırışmış tişörtlerin.

    Uydurma sanatının renklerin ve kanıtsız bilgeliğin muhteşem yolculuğunda her şeyin sınırsız olduğu eğlence parkında bu sefer amaç bir amaç bulmak olacaktı.

    Kural1.Kural koy 🙂

    Not:

    The Trap-Tally Hall

    Ozbi/Selin- Nereye Kadar