• Polimorfik İnsanlık

    Sanki Maskelerle bütünleşmiş benliğim de çıkarmaya çalışırken sahteliğimi sırtımdan kırmışım insanlığımı. Parçalanmış anılarımın sesine kulak vermek için sesler toplamaya başladımsa da bulunamazdı hiç ortaya çıkmamış kendiliğim. Bizzat red haliydi mevcudiyeti halim. İmkansızlıklara isyandır birikirken içimde bir bir ayrıldım sevgili imkanlarımdan. Olasılık düşürme oyunumun tekil şahsı benim dışımda kim olmalıydı ki görebilseydim kendimi.

    Bir önceki kendimi ettiğim şah matlı oyunda asla kazanamayacak olmanın yası vardı kalbimde. Bir sonraki benliğime yenilmenin heyecanı almıştı beni benden. Hayatı bir maraton gibi yaşamadan edemiyordum. Bilmenin en derin hazzı vardı içimde. Lanetli bir tutku.Kahr olur bazı tutkular, bilgelik uğruna çıkılan yolların sonu meczuplukken neden inmiştim hatırlamaz olduğum derin kuyulara?

    Ağdalı cümlelerin arasına sakladığım huzurumu dışsallaştırdığım kendilik barınağımda ne kadar ruh satın aldığımı itiraf etmeli miydim tam şimdi ? Gerçeklerin hayallerle sınırının bir niyet kadar uzak olduğu bir evrendeydim artık. Gülmenin ağlamayla eşdeğer olduğunu bildiğimden beri ise kayıtsızım şimdi bilmeye ve de bilinmeye. Yalnızca merak etmenin hazzı kaldıysa şimdi geriye? Ne yapmalı nereye gitmeliydi? Belki de yalnızca soru sormalıydı artık.Osho neşeden bahsederken neden bu kadar doğruydu mesela? Doğruları yıkıp bir yenisini inşa edemez miydik? Ya da Foucault iktidar ve yabancı devinimini anlatırken neden hep haklıydı? Bir sihirli değnek icadı üzerine yıllarını harcamış büyücüyü yolundan ne caydırırdı?. Bir beden fedasından daha ulvi ne feda edilebilirdi şu görkemli elementlerin dünyasında? Yabancı hiç yabancı olmamış, Sisyphus o taşı hiç yuvarlamamış, Osho hiç üzülmemiş, O bana hiç denk düşmemiş ve ben hiç bu yola çıkmamış olsaydım ne olurdu? Bir ışık hüzmesini taşıdım şimdi göğe. Kondurdum kaderimi çağın ilerisine. Şimdi gitmek de kalmak da yolda olmak da olmamak da hatta Tahir olmak da ayıp değildi Zühre olmak da.

    [Zincirsizdi maalesef dünyam bağlayamazdı sevdiklerini ve sevemediklerini.Bağlamı yoktu ve bir role sığamazdım kabul etmiştim artık.]

    İnsan kendi kökünde gurbette hisseder miydi? Hatta bir bedende insan nasıl bu denli yabancı hissederdi? Disasiasyon demek güldürür artık beni. Bir başka olmakla bir ben olmak arasında bir yerlerdeydim. Gündüzleri rüya görür geceleri gerçeğe uyanmanın hüzünlü gözleri vardı bende. Kendimi bu kadar iyi tanımak kendimi sevmemekten alıkoyuyordu beni. Bir insanı gerçekten tanıyıp da nasıl sevemezdin ki? Sadece merak etmenin hazzı ve bilmemenin keyfi tutturdu bu cümleleri düşününce. Çünkü bazen de bilmekten bana neydi?

    Yaşamı bu denli canlı hissedip de nasıl şükür duyamazdın? Sorularımın cevapları karanlıkta kalanları işaret ediyordu. Bir mum da oraya yaktım geçmiş ölümlerimin anıtı olsun diye.

    Bir ritüel gibi yaşamak istedimse hangi tapınağın bekçisi olmalıydım? Hangi hayvanın postunu giysem kabul ederdi tabiat beni? Veyahut çıplak olsaydım yine de korur muydu vahşetin dünyası?

    İncinmemek ancak incitilebilir olduğumun farkındalığının bilgisi geçsin isterdim dünyaya.

    Kırılgan insanlığın yaralarını gözyaşlarımı döktüğüm kalemlerimle iyileştirmek istedimse çok mu saftım?

    Saflık yontulabilir ve şekil değiştirebilir olmanın başka bir adıydı lügatımda. Çocukluğumda yuttuğum sözlüklerin kelimeleri dünyamı yeşerten miydi yoksa analizin sığlığında kalmak mı?

    Feda ettiğim sevgili dostlar , yazarlar sevdiğim filmler , yönetmenler , kitaplar, yerdiğim komedyenler var. Bir sonrakine geçmek için yaktığım geçmiş. Hatırlamıyorum artık çoğu isimleri ve kimlikleri. Bir özür borçlu olmalı mıydım sahi kabul etmediğim roller için?

    Projeksiyonların ardında gerçekten bir insan kalmış mıydı dünyada? Rollerin ve kimliklerin yemediği kaç gerçeklik kamıştı? Bir hippi grubuyla kayboluşun hayali varsa zihnimde çok mu düzenbaz olurdum?

    Veyahut karşıtıysam bu düzenlerin ve kabulüne geçtiysem oyunbozanlığımın hangi din teslimiyet diye beni içine hapsedebilirdi?

    İş yerinde verimlilik nesnesiyken hastanede vakayken , devlet ve bankaların istatiğiyken gerçekten insanlık neredeydi? Bana benim gibi olan insanların dostluğunun hayalini kurdurmuştun anne. Küskünüm söylediğin yalana. Daha çok yaşamam için verdiğin hayaller ne de temiz bir zihin bırakmıştı bana. Geç anladım değerini. Tiksinti çökmüşken sayılardan bana bir artı bir kaç eder diye cevaplama isteğim yok olurken nasıl doğrulayabilirdim klasik soruları?

    Anlamsız sistemlerde var olmak istemiyorum diyen iç sesim yalnız değildi. Tükenmiş her ruhun acısı sanki bende hapsolmuştu. Konuşmak derdim oldu bu yüzden. Yazmak ve kusmak sözcükleri hobim oldu. Derdimi sevmeyi öğrenmeyi başarabilecek miyim acaba? İnsan derdini severse hala kusursuz bir benlik hayalinde yaşayabilecek miydi? Parçalanmış halimi de kabul edip büyütebilecek miydim?

    Zamanın sorgusu bugünlük burada son bulsun. Yarının umudu gözüne ışık olsun.

    🤍✨

    Not: playlistini sevindir okuyucu!

    Hümeyra-Korkirem

    Hümeyra-Merdiven

  • Göster bana diye başlayan her cümlenin sonunu dinlerken yok oluyorum.

    Zaten görseydi gözler seslenir miydi nesneye?

    Zaten göremeyecek olana göstermenin faydası neredeydi? Sesimi hangi savaşın kurbanına feda etmeliydim? Kim kazanacaktı yokluğun savaşında?

    Hiç hayal kurar mısın okuyucu? Peki ya çalındı mı hiç kurduğun hayallerin ,göğe tezahür ettirirken yakalandın mi hiç.? Olmamış kendiliğinin hayali ve hala sevmek o halini? Saklamak bir sevdayı en derininde ne zordu.

    Kendilik sevgisi ne çok katman ve kalıp istiyordu. Bulunan mıydı kendilik hayali, kurulan ideallik miydi yoksa? İnsan kendi olmak için çaba mı sarf etmeliydi yoksa pasif sevgiyle de kendilik olunan bir şey miydi?

    Ara sokaklarda grafiti yaparken polislerden kaçanlar değil miydi kendiliğini sevenler? Ulu orta yere düşüncesini atanlar veyahut duygularını sokak ortasında kahkahayla yaşayanlar. Birilerini rahatsız etme pahasına kendini seçenlerin sırrı neydi?

    Bir insanın kendisini kendi eliyle onaylaması için varlığını bizzat kendi teyitlemesi için kaç savaş daha vermeliydi ya da kimden izin istemeliydi?

    Bizler birbirimizden neler saklıyorduk , yarı çıplak insanlığımızın parçalanışının ardında neler yatıyordu? Bir DNA neden çekirdekte gizleniyordu? Kaç hücre feda edilmeliydi bir yaşam için ve ne zaman gelirdi dur komutu. Ölümden sonrası sevgili okuyucu aklını hiç kurcalamaz mı gerçekten?

    Bir yaşam bir insana nasıl yetebilirdi ki? Bir başkasının olmadığını kim söyleyebilirdi?

    Bu anlatıda sana yokluğun anatomisini çizmeyeceğim hatta söze döküp bile anlatmayacağım. Okültizmi ve kollarını dökmeyeceğim kucağına. Çünkü karanlıktan geçen her yolcu bilir ki bir karanlık bir başka karanlığa çok da benzemez. Bir boşluk bir diğer boşluğun aynı değildir. İnsan kendi boşluğunda özgürlük bulur.

    Rahatlama alanlarımızdır özgürlüklerimiz. Astrolojiyi incelediğinde özgürlüğü Kova burcu temasında okumanı söyleyecekler. Aslan-Boğa antisyalığını ve Kova-Akrep antisyalığını anlaman için özgürlüğü doğru tanımlaman gerekecek. Zihninin , duygularının ve bedeninin tüm boşluklarını ruhtan okumayı öğrenmelisin merakındaysan boşluğun anatomisinin. Soruları soruyorum ki çağrışımlarla gerçek bir bağ kurabilecek misin? Kendine bu soruları kaç kez sorunca değişebileceğini keşfedeceksin merak ediyorum.

    Çağ değişim çanlarını çalmaya başladı epeydir, bir curcunadır insanlarda cereyan eden şimdi. Güzel sırlar sakladıkça çiçeklerle süslenir bahçen boşluğunu kimin yükleriyle yüklendinse onlar oluşturdu damarlarını. Şimdi bir anda uzaklaşsan insanlardan kendiliğini merkeze alsan deliliğe rağmen gidebilecek misin bir sonraki kendine?

    Gitmek meseleydi de gittiğinde hoşnut olabilecek misin sonraki hallerinden? Hoşnut olmamaya rağmen kalmayı keşfedebilecek misin karanlık bir ormanda yolcu.

    Ve aşk çoktandır anlamını yitirdi boşlukta. Çünkü özle yüzleşmenin bir adım öncesidir aşk. Öze ulaşmamak için bir başkasındaki öze tutunmaktır aşk. Şimdi her şeye rağmen kendini mi değerli göreceksin yoksa aşkı mı?

    Boşluğun anatomisi ve sırların dünyasında her tanımı erittiğimizi bilmelisin okuyucu/yolu okuyan yolcu.

    Aşkı silip atmayı keşfedebilirsen ,dünyada en yüce ne kaldı şimdi geriye? Hangi tanımın mucidisin?

    Bulunduğun boşluktan zihnin bir ses ürettiğinde bulacaksın kendiliğini.

    Bilmiyorum diyor benimki. Kendimi bilememenin ve bilinmezliğin tanımını keşfediyorum.

    Bilgiye taptığım yıllarımı yakarcasına şimdi kendimi sevebilecek miyim?

    İlkelliğin bünyeme verdiği tiksinti hissi korkudan mı kaynak alıyor yoksa…? En başa yani hiç var olmamaya döndüğünde regrese olmuş tüm fonksiyonların yalnızca bir çağrıyla döner mi hayata? Bulacaksın cevabı.

    Bilinmezlikten doğacak olan şeydi bilgi. Ve yaratımı çalmıştı insanlık. Neyin yaratıcılığını üstlenmekti niyetin?

    Ne taptığın yanlıştı ne de onu yıkmaların. Dualitenin dünyası bu ,önceliklerin dinamik bir hassasiyeti mevcut. Şimdi böylesine yüzleşeceksen yaşamla, arayışın sonuna geldiğinde elinde bir sörf tahtan olmalı. Hayat okyanusunda dalgalar çok da masum olmayabilir…

    Not:

    Uzun süredir yoktum kendi köşemde , uzun zamandır yoktum derinliğimde. Aldım elime kahvemi yalnızlığın keyfindeyken yazıyorum sana bunları bir ufacık da şarkılar var dinlemeni dilediğim.

    Flört-Özledim 😌

    Birkan Nasuhoğlu- Biliyorum, geçer

    Ediz Aksay,Şenceylik-4 Boyutlu Ev

  • .

    Bilir misiniz bir kaybın ardını? Bir yokluğun bir yasın kapladığı alanı? Matematiğin hangi kolundan tutarsak doldurabiliriz bir yokluğun yerini?

    Bir varlık yalnızca maddeselliği ile mi vardır sorusu canlanır aklımda.Devamı gelir sonra.Zihnim cevabını da soruyu sorduğu anda cevaplar aslında. Varlık; o varlığın bir başkasının içindeki anlamların toplamının ve kendiliğinin içindeki anlamlarının toplamıyla örtüşmesinin verdiği bir kesişim kümesidir aslında. Olasılıkların yarattığı imgelerden ayrışmanın bir sonucudur sanki herkesçe var olmak. Herkesçe var olamayana var denilebilir mi gerçekten?

    Peki neden önemlidir kendilik ve var olmak?

    İnsan neden korkar kendi olmaktan ya da neden diler kendi olabilmeyi?

    Kendimizle alıp veremediğimiz nedir mesela?

    Soruların cevabı tam da içinde saklıdır . Kendi olmak bir başkası olmamaktır. Öz varlığı korumanın farklı bir anlatımıdır. Özgürlüğün ve de özgünlüğün kılıfıdır kendilik. Ve özgürce var olabilmek dileklerin en yücesidir bana göre. Ve özgürlüğün formülü var olabilmekte yatar bu yüzden. Birbirine dolaylı bir anlatımdır.

    O zaman insanın hissettiği yokluk ve yoksunluk hissettiği bağımlı durumlar bir kendilik kopuşudur da diyebilir miyiz?

    Bir anlama yüklenilen büyük hisler o anlam bizi terk ettiğinde ve o anlam artık ne gündelik yaşamımıza ne de ideal dünyamıza hizmet etmediğinde yani bir nevi o anlamın içi boşaldığında hissettiğimiz bu boşluk hissi varlıktan eksilmeyi de beraberinde getirir bize. Eksilmenin ve anlamın değerinin düşmesinin yani anlam hiyerarşisini ilk tattığımız andır yoklukla yüzleşmek.

    Bir kendiliğin bitişi “öz” zannettiğimiz bu zamana kadar işe yaramış bir personamızdan ayrılmak yasla yüzleşmemizin en ilkel biçimi olabilir. Bir özgürlükten ve bir kendilikten ayrılmak bir başka kendiliğini kucaklamayı gerektirir bizlere. Bunu yapamadığımızda ve o yas süreci bizlere ağır geldiğinde dış dünyada tutunmak için seçtiğimiz yollar, yeni kendiliğimizi de oluşturan şeyler oluyor. Örneğin küçükken en sevdiğimiz kupanın kırılıp bir anda yerle bir olması sonucunda hissettiğimiz duygular çok özgünken o minik yas süreciyle nasıl baş ettiğimiz bizim hayatta kayba verdiğimiz bakışın ilk tohumu gibi. Ve bu baş etme yöntemimizi belirleyense bize verilmiş içsel kaynakların çeşitliliği sonucu üretebildiklerimizdir.

    Yokluk nedir?Varlık nedir? Yokluk da varlık kadar hayat döngüsünün bir parçasıdır yalnızca.Bu yüzdendir ki anlamların her daim içi boşalacak ve zamanın getirdiği ihtiyaçlar değiştikçe biz insanların anlamlara bakışı da değişecektir. Aile,yuva,anne,baba,çocuk,vatan,bayrak,şarkılar,aşklar,dostluklar,arkadaşlıklar benlik parçalarımızın toprağa attığı tohumlardır yalnızca.

    Kadim bir anlama erişmek geleceğe sağlam adımlar atabilmeyi gerektirirdi, imajların kaotik dünyasının algıları bu denli yontmadığı dönemlerde. Ancak zamane dünyasında teknoloji ve hızlı bilgi çağında kadim olan;namıdiğer kalıcılık ve güven vaat eden anlamların içi inanılmaz bir hızda boşaldı. ve global genç nüfusun arayışı tüketime bu yüzden de evrildi bir bakıma. Geçici dünya geçici hazlar, bir kez yaşıyorsun, bugün varsın yarın yok, mottoları insanı olabildiğince sığlaştırıp gerçekliğin yeterliliğini sorgulattı.Bu yüzden tüketim kadar üretimin de arttığı modern dünya bir aldatmacadan ileri gidemez oldu.Önemli olan üretmek miydi yoksa kaliteli üretmek miydi? Dünyayı güvenilmez kılan belki de yeri dolan anlamların yerine daha iyilerini koyamamaktı.

    Peki aklımda tekrar bir soru canlanıyor.Eğitim,öğretimin ve akademinin insanlara katkısı yalnızca “çalışan modern insan” ya da “iş gücü sahibi” üretmek miydi?Yoksa bilinçli birer vatandaş var etmek mi? Şimdi başta kafamı kurcalayan soruları tekrar masaya yatırıyorum.Var olmak ve varlığa yüklenen anlam. Devletlerin ve beraberinde toplumun insana yüklediği var olma anlamı halen işe yarar olabilmekte yatıyor.Topluma katkısı olan insanın değer katsayısını arttıran bir sistem içerisinde var olmak insanlığa tapınmayı öneren bir içerim .En azından ben böyle düşünüyorum 🙂 . Çünkü bu görüş kültürlerin değişmesine bağlı olarak toplumun bakışına göre insana ve işe yarar birey olmaya farklı anlamlar yüklüyor. Bir kentte hatta bir ülkede basitliğiyle var olabilen bir insan bir başka kent veya ülkede kompleksliği ile bile var olamayabiliyor. Bu durumların insana yüklediği psikolojik yıpranma süreçlerini irdelediğinizde bu bakışın sürdürülebilir olamayışı gelecekte işçi sınıfının varlığıyla ilgili bir sorguya düşürüyor beni.

    Distopik evren kurgularını okuyanlar ya da post apokaliptik bilimkurgu filmlerini izleyenler bahsetmek istediğim güvensizlik ve sınıfsallık,yoksulluk ve varlık arasındaki çatışmanın dışavurumunu daha iyi anlayacaktır.

    Buradan gelmek istediğim sonuçsa aslında tam olarak şu olacak. Toplumdan nispeten ayrı bir kendilik inşaası ve değerler inşaası, insanın kendi varoluşunun eşsizliğinin temel alındığı bir düzlemde daha gerçekçi ve daha özgür bir var olma biçimi sunuyor. Ve özgürlük yeterli kaynaklara ulaşabilme becerisini de beraberinde getiriyor. Peki Türkiye gibi mahalle baskısı ,anne/baba korkusuyla ,hükümet korkusuyla bastırılmış ilkel tepkilerimizi sürekli tetikleyen sistemler içerisinde kalan devletlerin çocukları bu gerçekliği nasıl özgürce yaşayabilir? Ne kadar gerçekçidir Türkiye gibi bir ülkede ideallerinle var olabilmek.Korkusuzca konuşmak,giyinmek,gülmek,kurumlar içerisinde “ben” diyebilmenin pahası ne olur?

    Bizim ülkemizde insanın kendi olabilmesi pahalıdır.

    O yüzdendir ki birçok ruh haliyle var olabilen düşen ve kalkan ve tekrar deneyen insanlar başarılı olursa değerli ve özgün başarısız olursa da aptal olarak nitelendirilir.Düşünürün fazla olduğu icraatin az olduğu bir ülke olmamız bir utanç malzemesi olmaktan çok kollektif bir tükenmişliğin yitirilen umutların ve de yanlış inançların bir sonucudur yalnızca.

    Umarım hem kendi adıma hem de benzer zorlantılardan geçtiğimizi bildiğim tanışıklıklarım adına güzel özgür yarınlara uzanabilir ve oraları bir arada kurabiliriz.Utanç dolu seslerin acı geçmişlerine rağmen bilginin ışık tuttuğu yarının karanlığına umut dolu bakıyorum çünkü . Var olabilmenin bir savaş olmadığı bir barış olduğunun anlaşılacağı günün gerçekliğine uyanmak dileğiyle.

    Hoşçakalın!

    Not:

    Biraz da Dolu Kadehi Ters Tutalım ne de olsa yukarıda ne varsa aşağıda da o vardı!

    -Dolu Kadehi Ters Tut/Anamız Babamız Yok Deriz

    -Yeni Türkü/Fırtına

    -Mazhar Alanson/Benim Hala Umudum Var

  • 24.11.25✨

    Sanki yalnızca saklambaç oynamak için gelmiştik bu dünyaya.Duvarların ardına değil de yüzlerimizin ardına; kimliklerimizin ardına saklanmıştık. Suçlu muyduk ,suçsuz muyduk bilmiyorum ama en iyi saklanan oyunu kazanamıyordu her zaman. Zamanı gelince ortaya çıkması ve ebeden önce söbelemesi gerekiyordu.

    Bu oyunu kim kurmuş, bize bu oyunu kim anlatmıştı?

    Nerede görmüştük veya duymuştuk?

    Arkadaşlarla birbirimize bağlanmak için

    bir var bir yok olan annelerin ve babaların/ataların ve anaların taklidini ne de iyi yapmıştık. Hızlı koşanın ,gözü açık olanın , oyunu birçok kere oynamış olmanın verdiği pratiklikle ,sabretmenin ve de alanını çok çabuk terk etmemenin verdiği bir galibiyet vardı.

    Yemek aramaya ormana çıkan ebeveynlerimizi bekler; kimi zaman mutlulukla karşılaşır, kimi zaman hüzünle karşılaşırdık geçmiş yaşamlarda

    kimi zamansa kayıplar verirdik.

    Büyüdük ve kuralını koyduğumuz oyunlarda oyunbozanları olduk. Her şey geliştirmek içindi yalnızca oyunu. Daha çok zevk almak için daha çok ayrıntı koymalıydık. Kim kazanacaktı bu sefer?

    Hangi ebeveynin maskesi iyiyse onu taklit etti küçük. Alice artık 1cm olmak yerine büyüyebilirdi istediği kadar. Kazanmayı keşfetmişti. Ancak kazanmanın bir lanet olduğunu ,seçeneklerin varlığının bir aldatmaca olduğunu yalnızca tekrar küçülünce anlayacaktı.

    Alice oyundan sıkıldı. Saklambaç sıkıcıydı. Kural koyucu olmanın ve de oyunu icat etmeyi tekrar keşfetti. Bu sefer avlanmıyordu bu sefer yalnızca deniyordu.

    Bu oyunda kazanmak yoktu kaybetmekse anlamsızdı. Bir amacı olmayan bir oyunda ne kadar ileri gidebilirdi oğul ve kız ?

    Satrancı keşfedecekler ısrarla iyilik ve kötülük diye ayrılacaklar bir zamanlar birlikte aynı oyunun içinde olduklarını unutacaklardı.

    Olay hızlı olmaktaydı. Kim daha hızlıydı?

    Aslında soru hep ama hep yanlış olandı?

    Kim neyi istiyor ve ne kadar istiyordu?

    Ve bu oyun için ne bedeller ödeyebilirdi.

    Hoşgeldin ilahilerin masasına ve hoşçakalsın kırışmış tişörtlerin.

    Uydurma sanatının renklerin ve kanıtsız bilgeliğin muhteşem yolculuğunda her şeyin sınırsız olduğu eğlence parkında bu sefer amaç bir amaç bulmak olacaktı.

    Kural1.Kural koy 🙂

    Not:

    The Trap-Tally Hall

    Ozbi/Selin- Nereye Kadar

  • 13.11.2025

    Hikayeler neden var olmak için can atıyordu?

    Kimin ilham kayığına binip de dalıyorduk uykuya?

    Bilgi her zaman sahibine ulaşmalıydı da kim neyi arıyordu bu hayatta gerçekten?

    Kütüphanemde tonlarca kitap biriktirmiş

    Zihnimde sırlar saklamıştım.

    Uygun zamanda uygun yere bırakmalı ve yola devam etmeliydi

    Tanrıların uşağı…

    Gözleri yalnızca kendi parlaklığında ışıldayan tanrıcıklar

    Daha büyüğünü gördüğünde ne olacaktı?

    Kör olmaya başladı o gece gözü

    Bir daha göremeyeceğini nereden bilebilirdi?

    Üzüldü.

    Zavallıydı.

    Verilen vaazların kendine olduğunu sanmanın gafletinde bir o yana bir bu yana çırpınıyordu.

    O kuyuya itilmişti Yusuflar

    Zindanındaydı yusuflar

    Büyük ağabeylerini incitmemek için girdikleri sıradan

    Hangi gün gözlerini açarak uyanacaklardı?

    Kaos yüzyıllardır egemendi bulutlara

    Bulutlarsa kızgındı belki yer suya.

    Okuma masalların taze pınarından içmemeliydi yediverenler

    Yediverenler

    Kaos bitince

    Yüz yüzü görünce

    Maskeler düşünce insanlık suretlerinden

    Bir ağlama tutmayacak mıydı herkesi?

    Özlem neyeydi?

    Özlem kimeydi?

    Bir arada kalmanın yolu bir kurban vermek miydi?

    Ah insanlık

    Yaban insanlık

    Kardeşini günler ötesinde bırakan insanlık

    Çarklar döndüğünde

    Zarlar tekrar atıldığında

    Şahlar ve matlar yapıldığında

    Bir başka surette karşılaşacak mıydık?

    Bu son olsun dedi şair

    Bu son olsun diye haykırdım ardından.

    Bu artık son olmalıydı.